Il Corno d'oro è un estuario preistorico invaso dal mare (del tipo detto ría) situato nella Turchia europea. Il Corno d'Oro divide la città di Istanbul in due: l'antica Bisanzio-Costantinopoli a Sud, dalla colonia Genovese di Pera-Galata a Nord. Drena nel Bosforo i due fiumi Alibey, da Nord-Ovest, e Kâğıthane, il maggiore, da Nord-Est, noti nel mondo greco come, rispettivamente, Cydaris e Barbysis. Lungo 7 km circa, il Corno d'Oro, con la sua forma appunto arcuata, si dirige da Nord-Ovest a Sud-Est e poi vira verso Nord-Est per aprirsi all'estremo Sud del Bosforo. A livello del ponte di Galata è largo 293 m, mentre poco prima, all'altezza del quartiere di Kasımpaşa misura 685 m. L'ampiezza allo sbocco sul Bosforo è naturalmente maggiore, così come la profondità, misurando qui 40 m, mentre per lo più (circa il 38% della sua lunghezza) è stabile sui 10 m di profondità. Nella sua tipologia di estuario ría, il Corno d'Oro, contro un relativamente minor afflusso di acqua dolce, riceve una maggior quantità di acqua salata, sia dal Mar Nero che dal Mediterraneo, attraverso il Bosforo. Questi è uno stretto canale di 31 km diretto da Nord-Est a Sud-Ovest che mette in comunicazione il Mar Nero (a Nord) col Mediterraneo (a Sud). La direzione delle acque nel Bosforo è nei due sensi: uno strato più superficiale di acqua salmastra (salinità di 18 PSU) si dirige a Sud, mentre le acque più salate (38 PSU) e quindi più pesanti del Mediterraneo si dirigono a Nord, due correnti che scorrono senza incontrarsi a un picnoclino di -25 m. A livello dell'estuario del Corno d'Oro si osservano tre correnti: la più superficiale tra 0 e 15 m entra nel Corno d'Oro provenendo dal Mar Nero, mentre sotto i 20-25 metri fa il suo ingresso la corrente mediterranea; tra i due strati, tra i -15 e i -25 m, si inserisce l'unica corrente in uscita, costituita da acqua con salinità intermedia di 20-38 PSU. Nella sua porzione più a monte il Corno d'Oro presenta da uno strato superficiale di 2-3 metri di acqua dolce, con un basso contenuto di ossigeno (0,5–3 mg/L) per le attività inquinanti umane, mentre l'acqua salmastra sottostante ne è più ricca (3–8 mg/L). Il fondale dell'estuario è un basamento paleozoico che si sviluppa dall'ordoviciano al carbonifero. Movimenti tettonici innalzano l'area nel tardo miocene. Prosegue così durante il pliocene l'erosione della superficie da parte dei paleofiumi fino almeno al 13.500 a.C. Al di sopra del basamento carbonifero, a partire non prima del 20.000 a.C., si stratificano sedimenti di diversa origine, per uno spessore che va dai 15 m sul lato sinistro ai 46 m sul lato destro. Poiché fino a circa 14.000 a.C. il Mar di Marmara era un lago (livello di bacino misurato a -85 m), il Corno d'Oro (sbocco misurato a -75 m) era sottoposto a un'erosione di tipo fluviale. Con l'innalzamento del livello dei mari, il Mediterraneo inizia poi a riempire il bacino di Marmara e raggiunge le bocche del Corno d'Oro intorno al 13.700 a.C. Però per arrivare alle condizioni che l'estuario ha oggi occorre attendere l'olocene precoce, affinché si concluda la connessione del Mediterraneo col Mar Nero: il maggior flusso di acqua salata verso il Mar Nero infatti consente al Corno d'Oro di rallentare la sua trasformazione verso l'assetto prevalentemente marino, che acquista invece nel 9.500-9.400 a.C. Tra il 5.600 e il 1.000 a.C. l'apporto di sedimenti silicoclastici per via fluviale torna ad aumentare a causa dell'instaurarsi di un periodo pluviale. Negli ultimi tre millenni si sedimenta uno strato inquinato da apporti antropogenici. Con la sua sponda destra, il Corno d'oro delimita una fortunata penisola, posta a controllo dell'ingresso nelle ricche terre del Ponto Eusino. Questo luogo originalmente fu colonizzato dai greci, che vi fondarono nel 659 a.C. la polis Bisanzio. Costantino il Grande, trasferendovi la propria reggia imperiale nel 330 d.C., mutò il nome alla città, che divenne la sua città, Costantinopoli,...
Read moreHaliç kelimesi nehir ağzındaki koy anlamına gelmektedir. Haliç Alm. Goldenes Horn (n), Fr. Gorne d’Or (f). İng. Golden Horn. İstanbul’da Sarayburnu Yarımadası ile şehrin Beyoğlu yerleşme alanı arasında bulunan tabii bir iç liman. Bizanslılar Chrysokeras, İngilizler Golden Horn ve Fransızlar Gorne d’Or ismini vermişlerdir ki her üç kelime de “Altın Boynuz” demektir.
Haliç, İstanbul'un İstanbul ve Beyoğlu semtlerini ayıran koy, yani İstanbul'un iç limanıdır. Bizanslılar zamanında Khrysokeras (Altınboynuz) adı verilen bu koya, Osmanlı devrinde Halic-i Konstantiniye de denirdi. İstanbul Halic'i, Kağıthane ve Alibey derelerinin birleşen ağzının deniz istilasına uğramasıyla oluştu. Haliç, sözü geçen iki akarsu kavşağından Sarayburnu- Tophane arasına kadar, Kuzeybatı- Güneydoğu doğrultusunda 8 km. uzanır. En geniş yeri, Kasımpaşa- Cibali arasında 700 metreye varır. Derinliği, yukarı kesimde vapurların işlemesini güçleştirecek kadar azdır. Ve bu kesim derelerin getirdiği alüvyonlar yüzünden hızlı bir dolma halindedir. Aşağı kesimde ise derinlik fazladır. Unkapanı(Atatürk) köprüsü altında 40, Karaköy köprüsü altında da 60 metreyi bulur.
Osmanlı devrinde güneyde İstanbul şehrinin, surlarının boyladığı Haliç'in başka kesimlerinde, Eyüp ve Kasımpaşa gibi şehir semtleri çevresinde bağ ve bahçeler arasında konaklar vardı ve kayıklarla Kağıthaneye gezmeye gidilirdi.
Tarih boyunca İstanbul'un gelişmesine coğrafi konumu kadar, doğal ve çok emin bir liman olan Haliç'te etkin olmuştur. Liman Avrupa yakasını ikiye ayırır. Yaklaşık 8 km uzunluğunda olup en geniş yeri Boğaz tarafındaki girişidir; dip tarafta iki dere sularını Halice boşaltır. Gel-git olayı ve akıntı yoktur. Etraftaki bereketi topraklar, bol balık, tatlı su dereleri ve şeklinden dolayı "Altın Boynuz" ismi bereket sembolü anlamında verilmişti. Bizans devrinde girişe gerilen zincir düşman donanmaları kuşatmasını önlerdi. Haliç kıyıları zaman, zaman bazıları askeri amaçlı olan köprüler ile bağlanmıştı. Halen 5. köprü metro için planlanmaktadır. İskelelerden Asya yakasına, Boğaziçi ve Adalara ulaşımı sağlayan vapur seferleri gün boyu hareketlidir. Topkapı Sarayı Harem bölümü Halici kuş bakışı seyreder. Sahilde bulunan saraya ait Sepetçiler Kasrı halen Uluslar Arası Gazeteciler camiasına tahsis edilmiştir. Avrupa trenlerinin son durağı 1890 tarihli Sirkeci İstasyonu burada bulunur. Eskisi Haliç içlerine taşınan yeni Galata köprüsü türünün en büyük örneğidir. Orta kısmı belirli günlerde açılır ve büyük tonajlı gemilerin trafiğine olanak sağlanır. Köprü üstü yaya ve oto trafiği ile ve de sunduğu manzara ile hareketli ve güzeldir. 1950 Yıllarından itibaren başlayan kirlenme 1980 den beri süregelen çalışmalar ile düzelmiştir. En büyük hamlelerden birisi sonucu Haliç kıyılarında dört binden fazla yapı istimlak edilip, iş yerleri şehir dışındaki yeni merkezlere nakledilmiş, kıyılar park ve bahçeler ile çevrilmiş, ilk defa inşa edilen dev kanal sistemleri ve kolektörler ile sular temizlenmiştir. Sahil boyu devam eden surlardan ancak, ikinci Atatürk köprüsü sonrası ile üçüncü, eski Galata Köprüsü civarında ki bölümler zamanımıza gelebilmiştir. Balat semtinde sahildeki dökme demirden yapılma küçük Bulgar kilisesi ve az ötede Fener Rum Ortodoks Patrikliği Baş kilisesi ve tesisleri yer almıştır. Karşı kıyıda; Kasımpaşada'ki büyük sahil binası (19 yy.) Deniz Kuvvetlerine aittir. Gemi çıpa ve demirleri atölyesi olan eski, 8 kubbeli bir yapı Koç ailesi tarafından tamir ettirilip maket, model, makine ve denizcilik alet ve edavatının teşhir edildiği bir müze haline getirilmiştir. Aynı semtteki Aynalı Kavak Kasrı Haliç Saraylarının günümüze gelmiş tek kısmıdır ve müze olarak...
Read moreAlibeyköy ve Kağıthane derelerinin birleşmesiyle oluşan bir akarsu ağzının, jeolojinin Buzul Çağ adını verdiği döneminin sonunda sular altında kalmasıyla meydana gelen Haliç, bu oluşumuyla deniz istilâsına uğramış vadi tipinin en güzel örneklerinden biridir. İstanbul Boğazı’nın Trakya toprakları içine girintisi durumunda olan Haliç tarihin en erken çağından beri iki akarsu tarafından beslenir. Bu iki derenin arasında Silivri Tepesi denilen bir yükseklik bulunur. Haliç’in bu topografik konumu, İstanbul’un en eski tarihiyle bağlantılı olarak İlkçağ mitologyasında değerlendirilmiş; II. yüzyıla ait bir kaynak sayesinde Haliç’in iki kıyısının bazı yerlerin eski adlarını öğrenmek mümkün olmuştur. Bizans döneminde Haliç, devletin ikinci başşehri olması ve Haliç’in Cibali ile Fener arasında Marmara yönünde uzanan yeni surlar inşası suretiyle genişletilmesi Haliç’e de iç liman olarak büyük imkanlar sağlamış oldu. Daha sonra Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye bölününce şehir Doğu Roma Devleti’nin başşehri olmuş ve 5.yüzyıl başlarında II. Theodosios döneminde daha da batıda Ayvansaray’dan Marmara’ya uzanan surların yapılması ile Haliç, artık büyük bir Hristiyan merkezi olan İstanbul’un kuzeyini boydan boya sınırlayan geniş ve emin büyük bir sığınak durumuna gelmiştir.. Ortaçağ’da Haliç, Akdeniz’in ve Yakındoğu’nun en önemli ve hareketli ticaret merkeziydi. Bizans döneminde Haliç kıyılarındaki mahalleler, sur kapıları ve iskeleler arkalarındaki kilise ve manastırlarla adlandırılıyordu.
Şimdiki Sirkeci’de bulunan Evgenios Kapısı ve Khalkedonisia İskelesi büyük dini törenlerde kullanılıyordu. Haliç kıyısında ve arkadaki yüksekliklerde birçok manastır sıralanıyordu; adlarını kaynaklardan öğrendiğimiz bu kiliselerden birkaçı günümüze kadar gelmiş; örneğin Pammakaristos Manastırı, Fethiye Camii’sine, Khora Manastırı, Kariye Camii’sine çevrilmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetme planlarının gerçekleştiği Haliç kıyıları, Türklerin döneminde hızla ve daha farklı biçimde gelişmiştir. Bölge kısa süre içinde devletin büyük bir savaş ve ticaret limanı halini almış ve kıyılarda buna göre çeşitli tesisler kurulmuştur. Haliç’in Türk döneminde bir liman, bir ticaret ve gemi tezgahları bölgesi, aynı zamanda ticaret ve savaş gemilerinin demir yeri olmasının yanı sıra bilhassa üst kesimi itibariyle şehir halkının açık havaya, kıra ve yeşile çıkmak ihtiyacına karşılık veren bir bölge durumundaydı. 20.yüzyıl başlarına gelinceye kadar ünlü bir mesire yeri olan Kağıthane deresinin uzantısında ve Alibey deresiyle birlikte Haliç’e kavuştukları yerin kıyılarında pek çok yalı, köşk ve sahilsaray yapılmıştı. Böylece Haliç’in yukarı kesimi, aynen Boğaziçi gibi su kıyısında ağaçlar arasında yazlık yalıların sıralandığı bir sayfiye semti olmuştur. Burada Hatice Sultan’ın Sahilsarayı, padişaha mahsus Bahariye Kasrı’ndan başka devlet mülkiyetinde ve padişah kızlarına tahsis edilmiş dört büyük sahilsaray vardı. Günümüzde bu bölgede görülen, 16. ve 18. yüzyıllara ait bir kısmı çok harap, bir kısmı nisbeten iyi durumda olan hanlar bu ticaret bölgesinin genişlik ve zenginliğinin son izleridir. 19.yüzyılda karşıdan çekilen fotoğraflarda, eski Balıkpazarı ile Yemiş İskelesi arasında kıyının sahil yolu halinde boş olduğu ve hatta burada Haliç’e bakan dükkan ve mağazaların güneşlik tenteleri olduğu görülür. Sonraları burası kıyıya dökülen çöplerle dolmuş ve bataklık...
Read more